Ah İstanbul, Ne Seninle, Ne de Sensiz..

“İstanbul eskiden beri Avrupa ve Asya’yı birleştiren tılsımlı ve adeta kutsal bir mühürdür.” Gerard De Nerval

Bu haftaki yazım, bir senedir gidemediğim, özlediğim, bir de üstüne arkadaşlarımın gidip sonra nispet yaparcasına fotoğraflarını paylaştıkları Eskişehir ile ilgili olacaktı. Ama, doğup büyüdüğüm canım İstanbul’um kıskandı. İlginç görüntülere sahne oldu bu haftasonu benim için. Ben de ikinci gözağrım Eskişehir’i gelecek haftaya bırakarak hafızamda herşey tazeyken yaşadıklarımı aktarmak istedim.

Cumartesi sabahı eşime “Eminönü’ne gidelim” dedim. Yeni Cami’yi, Mısır Çarşısı’nı, Kapalıçarşı’yı göresim geldi. Baharat kokularını içime çekmek, tarihi sokaklarında yürümek, dükkanlarda gezinmek istedim. Sabah 08.30’da yollara düştük. Arabayla Harem’den mi geçsek, Kadıköy’e arabayı mı park etsek, vapur mu, metrobüs mü derken sonunda toplu taşıma araçlarını kullanmaya karar verdik. Bostancı’ya arabayı park edip metro ve ardından vapur ile geçecektik karşıya. O saatte metronun çok kalabalık olması şaşırtıcıydı. Kadıköy’e doğru yaklaşırken bir anda rotayı Marmaray’a çevirdik. Yer altı bile yeterince ürkütücü iken, bir de deniz altında gitme fikri hiç cazip gelmedi bana, ama eşim “Hadi gel, bir kere deneyelim.” deyince kırmak istemedim. Ayrılık Çeşmesi ayrımından bir insan seli halinde Marmaray’a bindik. Bir anons Üsküdar, diğer anons Sirkeci, sadece dakikalar içerisinde bir kıtadan diğerine geçmiştik. Sirkeci’den Eminönü’ye yürüdük. Sokaklar alışılan yoğunluğuna ulaşmamıştı daha, kepenkler yeni açılıyor, dükkan sahipleri mallarını kapı önlerine çıkarmak için hazırlık yapıyordu. Sessizlik hakimdi. Yeni Camii önündeki kuşlar bile tünedikleri yerlerden inmemişlerdi yere.IMG_0977 Mısır Çarşısı’na girdiğimde bir şaşkınlık daha, restore ediliyordu. Güzel kubbeli yapısı örtülmüş, etkileyici özelliğini geçici bir süreliğini yitirmişti. “Biraz sokaklarda yürüyelim.” dedik. Özenle yapılmış, estetik, tarihi ama bugün kaderine terk edilmiş binalar arasında gezerken içim sızladı.???????????????????????????????Son durağımız ise 550 yıllık Kapalıçarşı oldu. Bir çok kişi için ekmek kapısı olan, sayısız ziyaretçinin uğradığı çarşı köhnemeye yüz tutmuştu. Kolonlar zedelenmiş, güzelliğini kaybetmeye başlamıştı. Bazı sokaklarının çöktüğünden bahsediliyordu. Bir çok kafe açılmıştı içinde. Her biri birbirinden farklı düzenlenmiş dükkanlar, tabelalar göz yoruyordu. Yemeğimizi yedikten sonra aradığım kandili bulamayınca Kapalıçarşı’nın Cağaloğlu’na açılan kapısından çıktık. Sağlı sollu en şık kuyumcu dükkanlarını görünce, “Niye aynı özeni çarşı için göstermiyorlar?”, “Devlet ve esnaf elele verip ayakta tutamazlar mı?”,  “10 yıl sürecek restorasyon yapılacaktı. Niye başlamadı?” gibi sorular sorarak sabahki heyecanımızın yerini almış olan hüzünle evimizin yolunu tuttuk.???????????????????????????????Pazar sabahı ise, oğlumu dershaneye, eşimi şehir dışına gönderip İstanbul Maratonu-Halk Yürüyüşü için Atlas Yardım Derneği gönüllü çalışanları ve öğrencileriyle buluşmaya gittim. Maratona katılmayı senelerdir hep istememe rağmen, bir türlü denk gelmemişti. Oğlum geçen sene katılmış ve çok eğlenmişti. 46643 sırt numaram ile 36. etkinliğine katılmak nasip oldu bana da. Buluşma yerine geldiğimde herkes toplanmaya başlamıştı. Altunizade, Ümraniye, Kadıköy her yönden insanlar akın akın geliyordu. Takımların şampiyonluk kutlamalarında, Cumhuriyet Bayramı şenliklerinde bu tarz kalabalığa şahit olmuş olsam da, bu farklıydı. Alana giden her yol, her üst geçit insanlarla doluydu. Kestirme yollar bulmaya çalışıyorlardı. 25 bin maraton koşacak kişi, 150 bin yürüyüş için resmi kayıtlı kişi, en az iki katı kayıdını yaptırmamış kişi, görevliler, seyyar satıcılar… Ben şaşkınlığımı öyle gizleyememişim ki ağzım açık sağa sola bakınırken arkadaşım uyarınca kendime geldim.???????????????????????????????Bir süre sonra, bu görüntüye alışıp yürüyüşe katılanları incelemeye başladım. Tam bir karnaval. Genci, yaşlısı, çocuğu herkes hazırlanmış gelmiş. Kıyafetler, bayraklar, flamalar, boyalar, balonlar her yer rengarenk. Bando ekipleri eşliğinde yürüyüp şarkılar söyleniyor ve gönüllü ekipler seslerini duyurmak için farklı şekillerde dikkat çekmeye çalışıyordu.???????????????????????????????Halk yürüyüşü, maraton için koşanlardan sonra başladı. Yoğunluk olmasın diye etap etap yürünmesine izin verildi. Bize sıra ancak 10.15’de geldi. Arada yağan yağmur ve güneşi saklamış bulutlar mavi denizi griye boyamıştı, o güzelim boğaz manzarasını göstermedi bize. Puslu havada istediğim fotoğrafları çekemedim. Zaten hava güzel olsaydı çekebilir miydim bilemiyorum, çünkü köprünün üzerindeki ilginç görüntüler manzaradan daha çok dikkat çekiyordu.

Köprü üzerinde alışık olduğumuz simit, su satıcılarına çay, kahve, köfte satanlar da eklenmişti. Tüpler, çay ocakları getirilmiş, satış yapılıyordu. Kahvaltı edenler, simidini yiyip çayını içenler, aşure dağıtanlar, evlilik teklifi yapanlar, tavla oynayanlar, halay çekenler, doğumgünü kutlayanlar hepsi birarada güzel bir tablo oluşturuyordu. ???????????????????????????????Bir gün önce Asya’dan Avrupa’ya 4 dakikada geçerken köprüyü yürüyerek 1,5 saatte geçebildim. Avrupa kıtası beni yüksek binaları ile karşıladı, rüzgara bile geçit vermeyen bir set gibi duruyorlardı karşımda.20141116_122625Sonra, Beşiktaş’a doğru yöneldik. Kız Kulesi’ne baka baka egzos kokusundan arınmış Barbaros Bulvarı’ndan inerken burnuma ıhlamur ağaçlarının kokusu geldi.Kız Kulesi8 km.lik yürüyüşün bitiş noktası Dolmabahçe’deydi. Çınar ağaçlarının altından geçip son noktaya geldiğimde sadece “şükür” diyebildim. Enerjimi sonuna kadar kullanmıştım. Eve dönecek takatim kalmamış, kondisyon olmayınca ancak buraya kadar yetmişti nefesim. Bir soluklanmak için Dolmabahçe’de oturup Kız Kulesi ve boğaza karşı kahvemi yudumladım.10628328_10152586688803152_5813096340667293672_nSon bir gayret ile bindiğim vapurda martılarla simidimi paylaştıktan sonra beni evime götürecek otobüse zar zor attım kendimi. Benim için sabahın 07.30’unda başlayan yürüyüş akşam 17.30’da son bulmuştu.
Servis ile şehir dışındaki işine giden, topu topu 150 kişilik bir fabrikada çalışan, haftasonları da ya özel araçla ya da yürüyerek bir yerlere gitmeyi tercih eden biri olarak iki gün boyunca bu kadar çok insanın enerjisi fazla geldi, eğlendim, yoruldum ama daha çok hüzünlendim. Her seferinde olduğu gibi gözlerim yine şairlere ilham olmuş, dedelerimin anlattığı çocukluğumun İstanbul’unu, kibar, birbirine karşı anlayışlı, saygılı, giyimiyle örnek olan İstanbulluyu aradı.

Tükenmiş yeşili, kirlenmiş doğası, yüksek binaları, bu binaların arasında sıkışıp kalmış tarihi ve her gün artan nüfusuyla İstanbul güzelliklerini yitirmeye başladı. Kim suçlu? Ne yazık ki, hepimiz suçluyuz, İstanbul’umuzu koruyamadık, onun göz göre göre yağmalanmasına ses çıkarmadık, ona sahip çıkamadık.

Düşünüyorum da, İstanbul aşığı, bu eşsiz şehri ölümsüzleştirmek için şiirlerine, yazılarına konu etmiş yazarlar şehrin şimdiki halini görseler nasıl yorumlarlardı? Necip Fazıl “Gecesi sümbül kokan, Türkçesi bülbül kokan, İstanbul” der miydi? Orhan Veli gözlerini kapatıp dinler miydi? Pierre Loti Eyüp’ten bakınca büyülenir miydi? Tevfik Fikret evini yaptırmak için Aşiyan’ı seçer miydi? Lamartine dünyaya son bir kez bakma şansını İstanbul’da mı kullanırdı?

Comments

comments

Yazar Hakkında

Serpil Şengör

YAŞAM BÖLÜMÜ YAZARI - EDİTÖR| Kahve Çekirdeği, Muhabbetin Kalbi| 1971 senesi tanıklık ederken tarihte bir çok olaya, sabah 9.05’de ben gelmişim dünyaya... Bir anda kalabalık Sayar ailesinin ferdi oluvermişim. Aileden gelen genlerin dışında Birsen ve Yaşar’ın verdiği terbiye ile kişiliğim şekillenmeye başlamış. Kaan’ımla evlenip Şengör ailesine katılınca, zeytin gözlü oğlum Atakan’ımı alınca kucağıma, yeni olaylar, yeni kişiler de girince hayatıma bugünkü Ayşe Serpil çıktı ortaya... Burcum Ikizler, bir de yükselenim Aslan olunca epey karmaşık yapım herkesi şaşırtır. En olmadık yerde dökülürken gözyaşlarım, bir anda heryeri çınlatır şen kahkahalarım. Yaşam felsefem, “her zaman gülümsemek, mutlu olmak ve sevdiklerimi de mutlu etmektir”. Bu yüzden, masa başı iş hayatım devam ederken gönüllü çalışmalarına katılırım. Bunlardan biri de sosyal sorumluluk projeleri olan “İmza:Kızın", "İmza:Karın", "İmza:Ben" kitaplarıdır. Verdiği heyecan ve mutluluğun yanı sıra yazdığım satırların bana nasıl yeni ufuklar açacağını hayal bile edememişim.

Benzer yazılar

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir