Beklenmedik Bir Avrupa Turu Hikayesi: Sofya ile Başlıyoruz…

Yoğun bir iş gününde, arkadaşım Demet “Hadi bir çılgınlık yapalım, otobüsle Avrupa turuna çıkalım, 13 ülke, 25 şehir, nerdeyse tüm Avrupa’yı göreceğiz, çok uygun bir tur buldum.” diyerek içeri girdi. Gezinin içeriğini anlatınca, otobüsle 18 günün yorucu olacağını, yanımda eşim olmadan Paris’i görmenin açıkçası pek cazip olmadığını düşündüm. Çocuklarla, evle kim ilgilenecek? Yemeklerini kim yapacak? İşten izin alabilecek miyim? diye düşünürken bir yandan da için için gitmek istediğimi hissediyordum. Hem şimdi gitmesem ne zaman gidebilirdim ki?

Konuyu eşime açtım. “Hemen gitmelisin, bu fırsat kaçmaz. Yeşil pasaportun var, vize işlemleriyle de uğraşmayacaksın. Hem ben yeni bir işe başladım, istesem de şimdi izin alıp gelemem. Çocuklarla ilgilenirim, senin gözün arkada kalmaz.” deyince kesin karar verildi. Tıpta, kararsız kalınan durumlarda yarar- zarar teorisine başvurulur. Hastaya sağladığın yarar, verilen zarardan büyükse ilacı verebilir ya da işlemi gerçekleştirebilirsin. Ben de öyle yaptım ve kararımı verdim.  Büyük Avrupa Turunda artık ben de vardım.

İyi ki gitmişim, güzel anılarla döndüm ve gördüklerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Gezi yazısı yazmak ne haddime diye düşünürken, takip ettiğim bir blog olan BebekveBen’den Tanla’nın blog yazılarını mutlaka uzmanları mı yazmalı yazısını okuyup, “Dur ben de eteğimdeki taşları bir dökeyim dedim.” 🙂 Sürç-ü lisan edersek af ola…

Avrupa Turundan Gezi Notları

18 günlük Avrupa gezimizde Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Hollanda, Belçika, Fransa, İspanya, İtalya, Yunanistan ve Makedonya olmak üzere 13 ülke ve Sofya, Belgrad, Budapeşte, Viyana, Prag, Volendam, Amsterdam, Brüksel, Paris, Barselona, Cannes, Nice, Monaca, Pisa, Floransa, Siena, Vatikan, Monte Carlo, Roma, Pompei, Ohrid, Üsküp, Selanik ve Kavala olmak üzere 25 şehir gördük. Bu ilk yazımda Sofya’yı anlatmak istiyorum.

Sofya

01 Temmuz 2014 gecesi İstanbul-Beşiktaş’ta, tur şirketinin önceden belirlediği yerde tüm yolcular buluştuk. Gezi arkadaşlarımın çoğunluğu orta yaş ve üzeri kadınlardan oluşuyordu ve toplam 38 kişiydik. Genellikle öğretmen olan grubun içinde tek hemşire benim diye düşünürken bir hemşire daha olduğunu öğrendim. Hanım hanımcık, gezgin profilimizle Mercedes-Travego otobüsümüzde, önceden belirlenerek bize bildirilen koltuklara yerleşip yola koyulduk. Kapıkule sınır kapısından pasaport-vize işlemleri yapılıp (sınır kapılarında beklemek çok sıkıcı) çıkış yaptıktan sonra uyumuşum. Gözlerimi açtığımda uçsuz bucaksız ayçiçeği tarlalarının içinden geçiyorduk. Yemyeşil bir doğa, sarı günebakan çiçekleri, bahçesinde çapa yapan yaşlı adam… Buranın doğası aynı Karadeniz ve Trakya’nın karışımı, sanki ülkemizden hiç ayrılmamıştık. Sabah saatlerinde Bulgaristan’ın başkenti Sofya’ya vardık.

aycicegi

İlk olarak St. Alexander Nevsky Meydanı’na geldik ve meydanla aynı adı taşıyan katedralin heybetiyle karşılandık. Dünyanın en büyüklerinden biri olan bu katedrali ziyaretimizi, oldukça ironik buldum. Çünkü 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Bulgaristan’ın özgürlüğü uğruna hayatını kaybeden 200 bin Rus askeri anısına yapılmış, ismini de savaşa katılan bir Rus prensinden almış. Kısacası Bulgaristan’ın bağımsızlığına kavuşması ve Osmanlı esaretinden kurtuluşun anısına yapılan bu müthiş katedrali gezmek tarihe, karşı pencerden bakmak gibi birşeydi benim için.

Bu müthiş katedralin önündeki alanın park yeri olarak kullanılması da tam bir hayal kırıklığı. Her ne kadar, biz de otobüsümüzü buraya parketmiş olsak da…

St. Alexander Nevsky Katedrali
St. Alexander Nevsky Katedrali

6. yüzyılda Bizans İmparatoru Jüstinyen tarafından yaptırılan, 14. yüzyılda şehre ismini veren, Aya Sofya Kilisesi de bu meydanda bulunmakta.  Ayasofya deyince aklıma direkt İstanbul’daki geldiği için, buradaki Aya Sofya’nın da aynı büyüklükte olmasını bekledim ama çok daha küçüktü. İki kilisenin de, aynı kişi tarafından aynı tarihlerde yaptırılmış olması dikkatimi çekti. Ne diyelim, iki kente iki muazzam eser kazandırdığı için Jüstinyen Amca’ya teşekkür etmek lazım. Kilisenin hemen dışında da Bulgaristan için ölen askerlerin anısına yapılan ve ateşi hiç sönmeyen “Meçhul Asker Anıtı” var. Tesadüf bu ya, gitttiğimizde protokol misafirlerini beklemekteydi ve zavallı askerler ellerinde süpürgeyle sürekli kırmızı halıyı süpürüyorlardı 🙂

temizlik
Alandaki bit pazarında, komünist rejim zamanından kalan eşyalar ilgi çekiciydi. Sert komünist askerlerin başlarından tezgahlarda uysal uysal dizilen şapkalara ya da bir hanımefendinin göğsünden sökülüp gelen broşa sahip olmak isterseniz;  Bulgarların da ticaret konusunda bizim gibi olduğunu, pazarlık yapmanız gerektiğini unutmayın 😉

alisveris
alisveris2

Kısa sürede çok yer gezme amacında olduğumuz ve aynı zamanda geceyi yolda geçirdiğimiz için bir an önce otele yerleşmek arzusuyla, Sofya’dan ayrılıp Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a doğru yola çıktık. Tuna ve Sava nehirlerinin üzerinden geçerek Belgrad’a geldik. Otobüsten inmeden panaromik olarak şehri görüp, ormanlık alanda olan otelimiz Etno Centar Rtanj Balasevice yerleştik. Sadece yatıp uyumaya vaktimiz vardı. Avrupa gezimizin ilk günü bu şekilde sona erdi.

Bir sonraki durağımız olan Budapeşte’de görüşmek üzere…

Comments

comments

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. ezgi

    sayın huriye hanım yazılarınızı çok içten ve samimi buldum 🙂 anlatımlarınız akılda kalabilecek şekilde akıcı 🙂 budapeşte gezisini sabırsızlıkla bekliyoruz 🙂 başarılar…..

    Yanıt
    1. hayriye

      Ezgi hanım. Size katılıyorum.benim icinde nostalji oldu, tekrardan yaşadım. Huriye Hanım Teşekkürler, Budapeşte turunuzdan notlarınızi sabirsizlikla

      Yanıt
  2. DEMET

    İşte o Demet benim 🙂 yazıyı okuyunca kendimi tekrar geziyor hissettim, inanın anlattığı gibi oldu. Gezi çok güzeldi, biz iki kafadar hayallerimizi gerçekleştirdik.

    Yanıt

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir