Saklandın mı?

Kendimi yıllarca süper kahraman sandım ben, hani şu dokunulmaz olanlardan. Hislerimin çok kuvvetli olduğuna, melekler tarafından korunduğuma inandım. Allah’ın sevgili kulu olmakla övündüm. Her şeyin öyle ya da böyle sonunda benim isteğim doğrultusunda olacağını kalpten hissettim. Her mutluluk, her şükür sonrasında “Allah beni seviyor.” diye beylik laflar da ettim, masumca. “Yanımda annem, babam varken sırtım yere gelmez.” diye diye dolandım etrafta. Gözlerim ışıl ışıl.

Çok güvendim, güvendikçe güçlendim, güçlendikçe ben oldum. Yıllarca kimseye bağlı olmadan yaşamayı öğrenen ben arkamdaki dağa güvendim, yaslandım, hiç rehavete kapılmadan yaslandım.

Belki beni pamuklara sarıp sarmalarını beklemedim ama hep oralarda bir yerlerde olmalarını, ihtiyacım olduğunda tereddüt etmeden yanıma koşmalarını istedim. İnandım, hep öyle olduğuna inandım. Sanki kanatlarımın üzerine bir kanat daha eklenmişçesine tutundum hayata.

Sonra çok sevdiğim bir arkadaşımla ayak üstü bir sohbet sırasında “Hayatta kimseden bir şey beklemediğini.” öğrendim, kimseden… Benim ruhuma, dünyama göre değildi söyledikleri, istemeliydi, kimden olursa olsun istemeliydi. İster ailesine, ister arkadaşına açılıp yardım eli beklemeliydi, yoksa anlamı mı kalırdı hayatın. Mutluluğu öyle bulduğunu iddia ediyordu, onun için mutluluk en yakınından bile hiçbir şey beklememekti.

Ruhuma tersti duyduklarım, çünkü insan birine başına yaslamalıydı, hiç düşünmeden sığınmalıydı başka bir yüreğe. Her şeye mızmızlanan biri değildim belki ama ruhumu korumak için güvenmekten, istemekten başka çarem yoktu. Başka türlüsünü düşünemedim, anlayamadım. Bana göre, arkadaşımın aksine “kimseden bir şey beklememek” mutluluk değil, mutsuzluktu. Hayatta tek başına mücadele edip duyguları unutmaktı, yalnız kalmaktı. Yapamazdım, insanlardan ümidimi kesemezdim ben, öyle miydi gerçekten?

Bal gibi vazgeçtim istemekten! İnsanlardan ne iyilik, ne yardım bekler oldum. Konuşmayı unutacak kadar kapandım içime, sesimden duygularımı çıkardım, harfleri yan yana getirip kısa cümleler kurdum sadece. Paşa paşa beklememeye zorlandım, tüm acısıyla öğrendim yalnız yürümeyi. Hayal kırıklığına uğradım, göğsüme inen her yumrukta daha da sustum, sessizleştim, sessizleştikçe “umursamaz bir insan” oldum herkesin gözünde.

Anlatamaz, paylaşamaz oldum. Anlatsam ne olacaktı ki? Ya ben beceremiyordum içimdekileri anlatmaya ya da “yakınlarım” sağır olmuştu. Bu yük neydi ki onlar için, takmama gerek var mıydı? Abartıyordum galiba bazı şeyleri. Bir Allah’ın kulu gelip sormuş muydu peki: “Sen ne hissediyorsun?”

Nihat Behram’ın “Göğsü Kınalı Serçe” adlı kitabında anlattığı halk masallarından birinin ta kendisi gibiydim:

Göğsü kınalı serçe kuşu vardır, ufacık… Gök gürleyince yere yatar da ayaklarını havaya kaldırırmış. “Neden böyle yapıyorsun?” diye sormuşlar. “Bu kadar mahlukat var yerde. Olur da gök yıkılıverirse, dayanak olmak için ayaklarımı kaldırıyorum.” demiş. Böyle dermiş bir yandan da titrermiş gök gürlerken. “Korkumdan” dermiş “kırk kantar yağım eriyor.” “Be” demişler “Senin kendin yoksun beş dirhem, nereden oluyor da kırk kantar yağın eriyor?” “Aa! âlemin kendine göre dirhemi, kantarı var.” demiş serçecik “Siz ne anlarsınız?”

sercenin-serceye-vefasi-IHA-20130308AW000233-2-t
http://haberciniz.biz/sercenin-serceye-vefasi-1913566h.htm

Bunca yıl sonra kaderde konuşmaktan vazgeçmek, susmak, kimseden bir şey beklememek de varmış. Olur da yanlışlıkla ağzımdan birkaç duygu dökülünce boş bakan gözleri görmek de varmış. Oracıkta öyle oturmak, anlatmaya çabalamak, ama duvara toslamak da varmış. Sonrası sadece ufak bir tebessüm… Boş vermişçesine, umursamıyorum dercesine… Kandınız işte. Siz yine beni böyle bilin. Eyvallah!

Comments

comments

Yazar Hakkında

Esen Arabacı Şen

KONUK YAZAR | 1982 Almanya doğumluyum. İlköğretimimi yurtdışında tamamladıktan sonra, lise döneminde Bartın’a taşındık. İnsanın kendi memleketinde kendini yabancı hissetmesinin ne demek olduğunu o yıllarda çok iyi anladım. Dilini, kültürünü bilmediğim yepyeni bir dünyanın tam ortasına düşmüştüm adeta. Türkiye’ye alışmak, hatta Bartın gibi küçük bir şehirde yaşamak pek kolay olmadı. Yine de vazgeçmedim. İşe İngilizce öğretmeninden Türkçe dersi alarak başladım ve dört sene sonra tam da istediğim bölüm olan Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık bölümünü kazandım. Diller ve kültürler arası iletişimi sağlama üzerine kurulu eğitimimi 2004 yılında tamamladım. Yaklaşık 10 senedir de özel bir şirketin dışsatım departmanında çalışıyorum. “Kariyer mi, aile mi?” sorusunda hakkımı her zamandan aileden yana kullanıyorum ve bununla gurur duyuyorum. 2001 yılından beri beraber olduğum eşim, 2012 yılında aramıza katılan ve hayatımın en büyük anlamı olan oğlum Rüzgar yanımda olduktan sonra ben hayattan daha ne isterim. Duygularımı sözel olarak ifade edemem belki ama elimden geldiğince yazarım; sevgimi, mutluluğumu, mutsuzluğumu, beklentilerimi sadece yazarak anlatabilirim. Her ne kadar konuşkan bir insan olarak tanınsam da konu duygular olunca başka türlüsü elimden gelmez, içimdekileri anlatamaz.

Benzer yazılar

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir